Ekteki test benim dönem arkadaşlarımla paylaştığım grubumuzdan geldi, ben de bir yanıt yolladım.
isterseniz önce testi ve yorumunu okuyun sonra benim yorumumu ( kırmızı yazı)
Sevgiyle Kalın
Fuat
Yazari bilinmiyorCeviri ve uyarlama: Lale KulahliKalem kagit almaniza gerek yok...sadece okuyun...eger yanitlayamazsaniz, bir sonraki soruya gecin...1. dunyanin en zengin 5 kisisinin adlarini soyleyin2. Heisman tropisindeki (futbolla ilgili ABD'de unlu bir organizasyon) son 5 kazananin ismini soyleyin3. Miss Turkey yarismasini kazanan son 5 kisinin adlarini sayin.4. Nobel veya Pulitzer odullerini kazanmis 10 kisinin adlarini soyleyin.5. Son 5 yilda en iyi erkek ve en iyi kadin Oskarlarini kazananlari listeleyin.Nasil gittiniz?Buradaki esas nokta, hic birimiz dunun basliklarini hatirlamiyoruz. Bu insanlar ikinci derecede basarili kisiler degiller. Bu insanlar kendi alanlarinda en iyiler. Ama alkis oluyor. Oduller bitiyor. Basarilar unutuluyor. Ovguler, sertifikalar sahipleri ile gomulup gidiyor.Simdi bir mini test daha yapiyoruz. Bakalim bunu nasil yapacaksiniz.1. Okul yillarinizdaki yolculugunuzda size destek olan 3 ogretmeninizin adini soyleyin2. Zor zamanlarinizda size yardim etmis 3 arkadasinizin adini yazin.3. Size degerli birseyler ogretmis 5 kisinin adlarini listeleyin.4. Size kendinizi taktir edilmis ve ozel hissettiren 5 kisinin adlarini soyleyin.5. Birlikte zaman gecirmekten hoslandiginiz 5 kisinin adlarini soyleyin.Daha kolay degil mi?Peki ders ne?Hayatinizda bir fark yaratan insanlar en cok une, paraya, odule sahip insanlar degillerdir. Onlar, deger verdiginiz insanlardir.Cevirmenin notu: Bu deger verdiginiz insanlardan en az 2 tanesini hemen simdi arayin ve onlara tum ictenliginizle ne kadar degerli olduklarini soyleyin, tesekkur edin, 'iyi ki varsin' deyin. Oylesine. Sebepsiz. Bakalim neler olacak! Denemeden bilemezsiniz :))
benim yorumum:
Arkadaşlar
Biraz şeytanın avukatlığını yapayım.
Buradan çıkan derslere tümüyle katılıyorum.
Dediklerini yapalım
Ama birinci kategoridekiler bizimle birebir kesişmemiş kişiler
Alternatif kişiler şunlar olmalıydı
1. Seni Eylül’ e bırakan, tek dersten yalvartarak geçiren öğretmenin adını hatırlıyor musun?
2. Sana büyük bir kazık atan muhatabının ( satıcı / alıcı / müşteri / ortak) adı neydi?
3. Seni peşinden koşturan ama kolayca terk eden sevgilinin adı?
4. Sana terfi sözü veren ama hop bir başkasını seçen müdürün kimdi?
5. Yaptığın işi allayıp pullayıp kendi fikri gibi satan iş arkadaşın?
Peki hisse ne?
Bizi derinden etkileyen kişileri unutmayız, bazıları bizi üzer , bazıları sevindirir. Bizi sevindiren ve bize değer katan kişileri iyi anar artlarından güzel sözler söyleriz, yaşıyorlarsa ararız. Diğerlerine Allah selamet versin
Selamlar
Fuat
Blog Arşivi
14 Ağustos 2009 Cuma
14 Mart 2009 Cumartesi
İŞİNİZDEN MEMNUN MUSUNUZ?
İŞİNİZDEN NE KADAR MEMNUN OLDUĞUNUZU AŞAĞIDAKİ SEKİZ UNSURA BAKARAK DENETLEYİNİZ,
1.Kazancım+ Ek gelirlerim ( mesai / sağlık sigortası vb)
2. İş yerinin evime uzaklığı
3. Şirketin geçmişi / geleceği/ değerleri
4.Amirimle aram nasıl
5. İş arkadaşlarım ve çevremdeki huzur
6.iş yerinin fiziksel durumu
7.Yaptığım işten duyduğum haz/ tatmin/ memnuniyet
8. Kendimi geliştirme olasılığı ( terfi olasılığı yanında bilgi, beceri, çevre vb)
Önce bu konularda ne kadar memnun olduğunuzu ( yüzde olarak) yazın.
Daha sonra her bir unsura ne kadar değer verdiğinizi de siz belirleyeceksiniz.
Yani sizin için hayatta neler öneml ona bakın.
1.Kazancım+ Ek gelirlerim ( mesai / sağlık sigortası vb)
2. İş yerinin evime uzaklığı
3. Şirketin geçmişi / geleceği/ değerleri
4.Amirimle aram nasıl
5. İş arkadaşlarım ve çevremdeki huzur
6.iş yerinin fiziksel durumu
7.Yaptığım işten duyduğum haz/ tatmin/ memnuniyet
8. Kendimi geliştirme olasılığı ( terfi olasılığı yanında bilgi, beceri, çevre vb)
Önce bu konularda ne kadar memnun olduğunuzu ( yüzde olarak) yazın.
Daha sonra her bir unsura ne kadar değer verdiğinizi de siz belirleyeceksiniz.
Yani sizin için hayatta neler öneml ona bakın.
1 Şubat 2009 Pazar
KAÇINCI VİTESTESİNİZ?
KAÇINCI VİTESTE ÇALIŞIYORSUNUZ?
Hava bayağı sıcaktı. Klimalı arabadan dışarı çıktığımızda bir sıcak dalga yüklendi bize. Öğlen yemeği için yer ararken gözlerimiz uzakta gülen bir yüzle kesişti. Kalabalık restorana bizi davet eden sevimli ve gülen bir yüzü izledik bize sunulan davete uyarak. Bize özel gölge bir mekâna, sanki bizim için ayrılmış bir yer olduğunu gösterircesine bizi yerleştirdikten sonra, saniyeler geçmemişti ki masamıza buzlu ayranlar uçuruldu. “Siz bir serinleyin ben siparişleri almaya gelirim” diyen güler yüz biraz önce bizi karşılayan aynı kişinindi. Daha sonra sipariş verme, yemeklerin gelişi, masaya servis edilişi kusursuz bir biçimde yürüdü. Üstümüzdeki giysilerden tuttuğumuz takımı anlayan garson görünümlü özgün şahıs bize hemen güzel bir sohbetin kapılarını açtı. Bütün bunları neşe içinde yapıyor sorumlu olduğu diğer masalara da aynı itinayı gösteriyor ve bakışlarıyla bize çok özel muamele yaptığını doğallığına hiç halel getirmeden nazikçe hissettiriyordu. Mutfağa seslenişi müzikaldi. Sanki yemek sipariş etmiyor, bir opera parçasında kendi sözlerini seslendiriyordu. Bu işi severek yaptığı her halinden belliydi. Kahvelerimiz tam istediğimiz gibiydi. Hesabı öderken miktarı düşünmedik bile. Ayrılırken bizi kapıya kadar uğurladı. Biz de hem güzel yemekten hem de kendimizi özel hissetmekten dolayı çok mutlu ayrıldık oradan.
Bir hizmet aldığınız zaman etrafınızdaki çalışanlara bakın, nasıl çalışıyorlar. Bir restoranda veya alışveriş yaptığınız yerde çalışanların davranışlarını gözlemlemeyi deneyin. Size burada anlatacağım yolla hem insanları radarlamış olursunuz hem de alışverişiniz sırasında keyifli bir oyun oynama fırsatı bulursunuz. Radarlamak kelimesini bir insanın görünen taraflarından ötesini görmek, içini okumak anlamında düşünebilirsiniz.
Ne için ( niçin) çalışıyorsunuz sorusuna insanlar nasıl yanıt verirler? Birçok şey anlatırlar ama çalışma nedenlerini sıralasak ve bunları bir aracın vitesine benzetsek bakın ortaya neler çıkacak?
Boş viteste çalışan insanlar, zorunlu oldukları için çalıştıklarını söyleyeceklerdir. Aynı, aracın boşta olması gibi; birisi veya bir olay onları iterse çalışırlar, yoksa enerji (yakıt) boşa gider. Zaten araç da bir yere gitmez. Sabah işe gitmek için birisinin onları uyandırması gerekir.
Birinci viteste çalışan insanlar “ işim bu” derler onun için çalışıp giderler ama ne devir sayıları artar ne hızları. Sabah uyanırken “yine işe gideceğiz, ne yapalım ya” diye söylenirler.
İkinci viteste gidenler ise para için çalışanlardır. Onlar yalnız paraya odaklanmışlardır ve çalışma nedenlerini para ile kısıtlarlar. İyi çalışamadıkları zaman ise size köfte ve ekmek örneğini verirler. Sabah işe gitmek için pek kalkmak istemezler ama alacakları parayı düşünüp isteksiz yola koyulurlar.
Üçüncü viteste gidenler kendi hayatları için planları olan kişilerdir. Onların kendi hedefleri vardır ve bu hedeflere ulaşmak için çalışırlar. Sabahleyin kalktıkları zaman “bugün hangi hedefime ulaşacağım?” diye kendilerini motive ederler. Üçüncü vites hayatta yaşanası bir seviyeye getirir insanları. Bu viteste yaşayıp, çalışanlar çalışmaktan tat almayı öğrenmeye başlarlar.
Biraz daha hızlandıkça, devir sayısı arttıkça,
Dördüncü vitese geçeriz. Bu viteste çalışan insanlar çalıştıkları şirketin değerini bilmeye başlarlar. Kendi hedeflerine ulaşmanın yolunun şirketinin hedeflerine ulaşmasını sağlamak için çalışmak olduğunu anlamışlardır. “Şirketime ne fayda sağlayacağım?” diye düşünerek karar verir, eyleme geçerler. Sabahleyin uyandıklarında içleri içlerine sığmaz, çünkü o gün yapacağı hamleler onu heyecanlandırmaktadır.
Bu arada bu metafora eklememiz gereken bir açıklamayı yapmanın zamanı geldi.
Burada vitesler birbirinin üstüne inşa edilir. Yani beşinci viteste kalkamazsınız. Tabi vitesleri büyüterek hızlanır insanlar. Bu nedenle işi olmak, para kazanmak, hedef sahibi olmak tabii gerekli ve zorunlu viteslerdir.
Beşinci viteste çalışan insanlar hizmetlerinin ve ürünlerinin ulaştıkları insanlara neler sağladığını düşünerek çalışan kişilerdir. “Müşterilerime ne fayda sağlıyorum?” diye düşündükleri ve buna paralel çalıştıkları için yaptıkları işten haz alırlar, severek yaparlar. Sabahleyin kalkarken onları motive eden şey insanlara/ müşterilere yarattığı faydadır. Çünkü o bilir ki diğer insanlara fayda sağlamadan altıncı vitese geçilemez.
Çünkü
Altıncı ve son vites kendine, ailesine, toplumuna, ülkesine, dünyaya ve tüm insanlığa “ ne fayda sağladım?” diye düşünerek çalışan insanların vitesidir.
Bu insanlar çalışırken sevgiyle gülümserler.
İşlerini kusursuz hallederek mükemmel sonuçlara ulaşırlar. Bu insanlar sabah kalkarken bugün insanlığa ne katkı sağlayacağım diye düşünerek kalktıkları için ayaklarına çoraplarını geçirirken oflamazlar. Pazartesi sendromu diye bir kavramı kullanmazlar. Örnek olacak şekilde çalışır ve diğer insanlara ışın saçarlar.
Şimdi çevrenize bakın, size hizmet eden görevli ( satıcı, garson, çaycı, postanedeki görevli, vergi dairesindeki çalışan) nasıl davranıyor.
Bakın bakalım onun vitesini görebiliyor musunuz?
Ya yan masadaki arkadaşınız? Ya sizin yanınızda çalışanlar? Ya amiriniz?
Onları radarınızla gözlemleyebiliyor musunuz?
Hadi gelin bir de kendinize bakın; bugün kaçıncı viteste gittiniz?
Hava bayağı sıcaktı. Klimalı arabadan dışarı çıktığımızda bir sıcak dalga yüklendi bize. Öğlen yemeği için yer ararken gözlerimiz uzakta gülen bir yüzle kesişti. Kalabalık restorana bizi davet eden sevimli ve gülen bir yüzü izledik bize sunulan davete uyarak. Bize özel gölge bir mekâna, sanki bizim için ayrılmış bir yer olduğunu gösterircesine bizi yerleştirdikten sonra, saniyeler geçmemişti ki masamıza buzlu ayranlar uçuruldu. “Siz bir serinleyin ben siparişleri almaya gelirim” diyen güler yüz biraz önce bizi karşılayan aynı kişinindi. Daha sonra sipariş verme, yemeklerin gelişi, masaya servis edilişi kusursuz bir biçimde yürüdü. Üstümüzdeki giysilerden tuttuğumuz takımı anlayan garson görünümlü özgün şahıs bize hemen güzel bir sohbetin kapılarını açtı. Bütün bunları neşe içinde yapıyor sorumlu olduğu diğer masalara da aynı itinayı gösteriyor ve bakışlarıyla bize çok özel muamele yaptığını doğallığına hiç halel getirmeden nazikçe hissettiriyordu. Mutfağa seslenişi müzikaldi. Sanki yemek sipariş etmiyor, bir opera parçasında kendi sözlerini seslendiriyordu. Bu işi severek yaptığı her halinden belliydi. Kahvelerimiz tam istediğimiz gibiydi. Hesabı öderken miktarı düşünmedik bile. Ayrılırken bizi kapıya kadar uğurladı. Biz de hem güzel yemekten hem de kendimizi özel hissetmekten dolayı çok mutlu ayrıldık oradan.
Bir hizmet aldığınız zaman etrafınızdaki çalışanlara bakın, nasıl çalışıyorlar. Bir restoranda veya alışveriş yaptığınız yerde çalışanların davranışlarını gözlemlemeyi deneyin. Size burada anlatacağım yolla hem insanları radarlamış olursunuz hem de alışverişiniz sırasında keyifli bir oyun oynama fırsatı bulursunuz. Radarlamak kelimesini bir insanın görünen taraflarından ötesini görmek, içini okumak anlamında düşünebilirsiniz.
Ne için ( niçin) çalışıyorsunuz sorusuna insanlar nasıl yanıt verirler? Birçok şey anlatırlar ama çalışma nedenlerini sıralasak ve bunları bir aracın vitesine benzetsek bakın ortaya neler çıkacak?
Boş viteste çalışan insanlar, zorunlu oldukları için çalıştıklarını söyleyeceklerdir. Aynı, aracın boşta olması gibi; birisi veya bir olay onları iterse çalışırlar, yoksa enerji (yakıt) boşa gider. Zaten araç da bir yere gitmez. Sabah işe gitmek için birisinin onları uyandırması gerekir.
Birinci viteste çalışan insanlar “ işim bu” derler onun için çalışıp giderler ama ne devir sayıları artar ne hızları. Sabah uyanırken “yine işe gideceğiz, ne yapalım ya” diye söylenirler.
İkinci viteste gidenler ise para için çalışanlardır. Onlar yalnız paraya odaklanmışlardır ve çalışma nedenlerini para ile kısıtlarlar. İyi çalışamadıkları zaman ise size köfte ve ekmek örneğini verirler. Sabah işe gitmek için pek kalkmak istemezler ama alacakları parayı düşünüp isteksiz yola koyulurlar.
Üçüncü viteste gidenler kendi hayatları için planları olan kişilerdir. Onların kendi hedefleri vardır ve bu hedeflere ulaşmak için çalışırlar. Sabahleyin kalktıkları zaman “bugün hangi hedefime ulaşacağım?” diye kendilerini motive ederler. Üçüncü vites hayatta yaşanası bir seviyeye getirir insanları. Bu viteste yaşayıp, çalışanlar çalışmaktan tat almayı öğrenmeye başlarlar.
Biraz daha hızlandıkça, devir sayısı arttıkça,
Dördüncü vitese geçeriz. Bu viteste çalışan insanlar çalıştıkları şirketin değerini bilmeye başlarlar. Kendi hedeflerine ulaşmanın yolunun şirketinin hedeflerine ulaşmasını sağlamak için çalışmak olduğunu anlamışlardır. “Şirketime ne fayda sağlayacağım?” diye düşünerek karar verir, eyleme geçerler. Sabahleyin uyandıklarında içleri içlerine sığmaz, çünkü o gün yapacağı hamleler onu heyecanlandırmaktadır.
Bu arada bu metafora eklememiz gereken bir açıklamayı yapmanın zamanı geldi.
Burada vitesler birbirinin üstüne inşa edilir. Yani beşinci viteste kalkamazsınız. Tabi vitesleri büyüterek hızlanır insanlar. Bu nedenle işi olmak, para kazanmak, hedef sahibi olmak tabii gerekli ve zorunlu viteslerdir.
Beşinci viteste çalışan insanlar hizmetlerinin ve ürünlerinin ulaştıkları insanlara neler sağladığını düşünerek çalışan kişilerdir. “Müşterilerime ne fayda sağlıyorum?” diye düşündükleri ve buna paralel çalıştıkları için yaptıkları işten haz alırlar, severek yaparlar. Sabahleyin kalkarken onları motive eden şey insanlara/ müşterilere yarattığı faydadır. Çünkü o bilir ki diğer insanlara fayda sağlamadan altıncı vitese geçilemez.
Çünkü
Altıncı ve son vites kendine, ailesine, toplumuna, ülkesine, dünyaya ve tüm insanlığa “ ne fayda sağladım?” diye düşünerek çalışan insanların vitesidir.
Bu insanlar çalışırken sevgiyle gülümserler.
İşlerini kusursuz hallederek mükemmel sonuçlara ulaşırlar. Bu insanlar sabah kalkarken bugün insanlığa ne katkı sağlayacağım diye düşünerek kalktıkları için ayaklarına çoraplarını geçirirken oflamazlar. Pazartesi sendromu diye bir kavramı kullanmazlar. Örnek olacak şekilde çalışır ve diğer insanlara ışın saçarlar.
Şimdi çevrenize bakın, size hizmet eden görevli ( satıcı, garson, çaycı, postanedeki görevli, vergi dairesindeki çalışan) nasıl davranıyor.
Bakın bakalım onun vitesini görebiliyor musunuz?
Ya yan masadaki arkadaşınız? Ya sizin yanınızda çalışanlar? Ya amiriniz?
Onları radarınızla gözlemleyebiliyor musunuz?
Hadi gelin bir de kendinize bakın; bugün kaçıncı viteste gittiniz?
3 Ocak 2009 Cumartesi
YENİ BİR İŞE GİRDİNİZ
YENİ BİR İŞE GİRDİNİZ
Yeni bir iş yerine başladınız.Öncelikle insan kaynakları kısmı tarafından istenen evrakları işe başlamadan önce veya işe ilk başladığınız gün teslim etmelisiniz. Bu sizin diğerleri tarafından çekilecek ilk resminiz gibidir. Geç getirmeniz veya ilk hafta içinde yarım gün izin alıp örneğin muhtardan ikamet senedi almanız anlayışla karşılanacak olaylardır. Ama tüm evraklarınızı tamamlayıp verirseniz bu, açıkça sözcüklerle anlatılmasa da size verilen ilk artı puan olabilir..Bu artı puanlar insanların bilinç altında saklanırlar. Bir çok alanda toplayacağınız kendi başlarına hiç bir tey ifade etmeyen bu puanlar günün birinde size en gereksiniminiz olduğu zamanda veya hiç beklemediğiz bir anda karşınıza çıkabilir.Her şey bir yana düzenli bir insan istenen belgeleri eksiz ve zamanında vermelidir.
İyi bir organizasyona sahip bir iş yerine girdiyseniz ,siz gelmeden önce size işinizi yürütmek için gerekecek gereçler hazırlanmış olmalıdır. Masa ,sandalye,telefon ,çeşitli kırtasiye.
Masanızın yerini beğenmeyebilirsiniz. Eğer toplu oturma grubunda bulunuyorsanız bunu arkadaşlarınıza ve amirinize danışarak değiştirmeyi önerebilirsiniz. Ancak işyerinin fiziki olanaklarını zorlamamalısınız.
İşe başlamadan önce amiriniz veya insan kaynakları kısmı size bir ilk tanıtım programı veya bir oriyantasyon programı hazırlamış olmalıdır. Bu programda gün ve saat olarak şirketin hangi kısımlarını gezeceğiniz ve kiminle görüşeceğiniz yazılı olmalıdır.Önce insan kaynakları kısmı ile bu programı birlikte okuyunuz ve onların anlattıklarını iyice dinleyiniz. Çünkü yabancı bir ortamda bulunuyorsunuz ve birileri size yol göstermek istiyor.Bu tip bir program mutlaka gereklidir. Bunun süresi en az bir hafta en çok iki ay olmalıdır.(yurt dışı ziyaretleri ,fabrika ziyareti,teknik eğitim bu sürenin uzamasına neden olabilir)Bu programa mutlaka uyunuz. Eğer görüşeceğiniz kimseler herhangi bir nedenle görüşme saatinde değişiklik yapmak isterlerse bunu insan kaynaklarına bildiriniz.Programı onlar yaptı ,bırakın değişiklikleri de onlar yapsın.
Görüşmeye gittiniz. Burada hemen her iki kişinin konumunu saptayalım.Siz yeni geldiniz kendi işinizi en iyi şekide yapabilmek için şirketi ve diğer birimleri tanımak istiyorsunuz.Konular hakkında bilginiz karşınızdakine oranla az,öğrenmek istiyorsunuz. Size kendi bölümünü anlatacak kişi ,sizin gelişinizi saygıyla karşılıyor ama zamanı az ,iş baskısı altında ve bir an önce anlatıp sizden kurtulmak istiyor.
Durum bu kadar kötü mü? Olabilir. Onun için öncelikle karşınızdakini rahatlatın.Zaman ayırdığı için teşekkür edin ve ortak hedeflere varmak için kendisinin vereceği bilgilere ihtiyacınız olduğunu hissetirin.
O size kısmı ve işle ilgili konuları anlatacaktır. Dikkatle dinleyin .Abartmadan not alabilirsiniz.Sorularınızı sona saklayın .Kişinin sözünü kesmemeye çalışın.Ama dikkatli dinleyici olduğunuzu belli edin.Sigara içmemeniz ve sunmamanız yerinde olur. Sunulursa sigara çay kahve almanızda bir sakınca yoktur. Otururken geriye kaykılmayın ,dikkatli dinlemenin en önemli göstergesi öne doğru kişiye yönelik bir vücuttur. Gözlerinizi kaçırmayın . Karşınızdaki kişi konuşmayı pek sevmeyen bir kişi ise yavaş yavaş açık sorular sorabilirsiniz .Yani yanıtı evet/hayır olmayan sorular.
Sorularınızda ayrıntıdan çok genel çerçeveyi anlamaya çalışın.Nasıl olsa burda anlatılanların çoğunu unutacak , işiniz düştüğünde tekrar ayrıntılarla boğuşacaksınız.
Bu görüşmede kendinizden söz etmeyin. Karşınızdaki ile ortak nokta bulmak için biraz açılabilirsiniz ama unutmayın siz işe alındınız , reklama gerek yok. Daha sonraki ilişkilerinizde insanlara kendinizi sözlerle değil davranışlarınızla tanıtma fırsatı bulacaksınınz.
Bu görüşmeden en iyi sonucu almak için anladığınız noktaları kısaca tekrar edip karşınızdaki kişiye teyid ettirirmeniz yeterli olacaktır.Hem anladığınız noktaları kendi ağzınızdan tekrarlayarak öğrenmiş olursunuz hem de atladığınız bir nokta varsa karşınızdaki onu ekleme olanağı bulur.
Ayrılmadan önce soracağınız son soru sizin kısmınızla olan kesişme noktaları olmalıdır.Burada da ayrıntıya gerek yoktur. Genel resmi anlamaya çalışın.Ayrılırken o size her zaman yardıma hazır olduğunu ve sorularınıza her zaman yanıt vermeye hazır olduğunu söylerse ilersi için kapıyı açık bıraktırmış olursunuz ki , bu kapılara çok ihtiyacınız olacak
Bütün kısımları dolaştıktıktan sonra oturun notlarınıza bakın.Kısımlar arası ilşkileri kağıt üzerinde sembollerle irdeleyin. Anlamadığınız yer olursa tekrar soru sormak kesinlikle ayıp olmaz. Bu notları ve görüşme sırasında tuttuğunuz notları saklayın.
Akţam üstleri amirinize uğrayıp o gün nereye gittiğinizi neler öğrendiğinizi yine abartmadan özetlerseniz iyi olur.Oriyantasyonun sonunda bu özet daha uzun olmalıdır. Amirinizle yapacağınız bu görüşme işe başlamanız için iyi bir köprü görevi görecektir.
İşe başlamadan önce size bir işyeri tarifi yazılı olarak verilrse ne ala . Bu her işyerinde olsa ne güzel olurdu. Ama sizde yoksa üzülmeyin.En kısa zamanda bunu hazırlayıp yazılı hale getirmeyi kendinize hedef olarak koyun.Amirinizden yapacağınız işle ilgili ayrıntıları almanız ne iyi olacaktır değil mi? Ya da sizden önce bu işi yapmakta olan kişi ile bir kaç gün çalışsanız...Bunlar özlenen , planlanan durumlardır. Ama çoğunlukla yerine getirilmeyebilir. Sizi pat diye denize atmışlardır. Konu hakkında bilgi sahibi olsanız bile bir sürü yeni kavram , kısaltma , formül , hesaplama yöntemi , plan , raporlama sistemi, tablo,vs. ile karşılaşacaksınız. Bunlar hiç gözünüzü korkutmasın. Öncelikle bunları anlamaya , öğrenmeye çalışın. İstenen belgeleri istenen formda hazırlamaya çalışın. Burada görmüş olduğunuz eksiklikler varsa bunları not alın. Haklı bile olsanız ilk aşamada bunları değiştirmek istemeniz dirençle karşılanabilir. Ne cüret ! siz insanların yıllardır pek te güzel şekilde yapmış olduklarını beğenmiyor ,değişiklik istiyorsunuz ha ? Onun için sakin olun ve hazırladığınız değişiklik önerilerini onların bulmasını sağlayacak fırsatlar yaratın. Fikrin onlardan gelmesi kabul etmelerini kolaylaştıracaktır.
Başlangıçta karşılaşacağınız olumsuzlukları sakın büyütmeyin.Sizi yemeğe davet edip veya köşeye çekip bu şirketin ne kadar yaramaz bir şirket olduğunu ,hep haksız atamalar ve davranışlar yapıldığını söyleyen iş arkadaşınızı sabırla dinleyin ama kulak asmayın. Çünkü büyük olasılıkla ya kendisinden daha iyi ücret aldığınızı öğrendi ya da sizin yerinize o gelmek istiyordu , gelemedi. Ayrıca unutmayın her iş yerinde mızmızlanmayı , şikayet etmeyi , şirketi çekiştirmeyi seven insanlar vardır. Bunları baştan ayırtedin , notunuzu verin ve söylediklerini bu filtreden geçirdikten sonra düşünmeye başlayın. Unutmayın hep şikayet eden iş yapmayı ikinci sıraya iten , mutlaka başka zemin ve mekanlarda da bunu yapacaktır..
İŞİNE SARILMAK
İş patronun işi. Sonunda o beni çalıştırıyor. Ben emeğimi veriyorum.Tüm zamanımı burada geçiriyorum ve emeğimin karşılığını alıyorum. Bunlar doğru düşüncelerdir. Konumlamadan söz ederken bu açıkça görülmüştü zaten. İş patronundur, biz çalışırız.
Şimdi işe tersinden bakın bir de. Bu yaptığınız iş , sizin işiniz olsaydı nasıl çalışırdınız? Bu sorunun yanıtını kendinize vereceksiniz. Kendi temponuzu , çalışmanızın verimini , yaptığınız harcamaları bir gözden geçirin. Eğer bir sapma seziyorsanız , davranışlarınızı değiştirmek için ön koşul olan düşüncelerinizi ve yaklaşım biçiminizi değiştirin.
Eğer çalıştığınız iş yerinde başarılı olmak istiyorsanız , hiç kuşkuya yer vermeden söylemek gerekir ki , bu iş yerini kendi dükkanınız gibi görmelisiniz.
Patronun dertlerinin sizi kısa vadede ilgilendirmiyor düşüncesi aldatıcı olabilir.Veya patron başınızda değilse bile o işi kendi işi gibi gören amirleriniz veya başka üst düzey yöneticileri olacaktır şirketinizde. Onlar da sizi patron gözüyle değerlendireceklerdir.
Temel yaklaşım olarak bu görüşe sahip olduktan sonra günlük çalışmalarınızda bunu yaşayacak ve göreceksiniz. Bu sizde bir alışkanlık olduktan sonra bundan vazgeçemeyeceksiniz. Kendinize bir giysi alırken nasıl dükkanları dolaşırsınız , giysinin hoşunuza gitmesi yanında kumaş kalitesine ve fiyatına bakarsınız değil mi? Ya da araba almadan önce galerileri gezer , dostlarınıza sorarsınız en iyişekilde alım yapabilmek için.
İş hayatında arkadaşlarınızdan veya astlarınızdan bir işi yapmamak için bin bir türlü mazeret veya bahane duyabilirsiniz. Ya gerekli veriler eline geçmemiştir ya ötekinin bir başka işi yapmamış olması sonucu işi yapamamaktadır ya da o eksiktir, bu olmamıştır . Tabi en kısa ve kestirme yol suçu düzene veya sisteme atmaktır:
"Kardeşim sistem yok burada ", "düzen bozuk abi ","değiştireceksin dostum "(=bu sonuncusu en tehlikelisi , toptan yargının üstüne cellat , çözümü de sunuyor size) .
Sonuç: İş yapılmaz, yapılmamıştır. Peki burada kimin canı yanmaktadır? Tabi amirin , yöneticinin. Çünkü işin sahibi odur üstlerine karşı. O amirine , saha çamurlu , hakem yanlış gördü düzeyinde mazeretlerle gidemez. Ne yapar ? Önce astlarının canını yakar. Sonra işi ya kendi yapar ya da zorla, tatsız bir biçimde yaptırır. (Bazı yöneticiler aslanların önüne atabilir astlarını . Ya da ingilizlerin deyimiyle "sıcak patatesi" ellerinden bıraktıkları gibi bırakırlar , çünkü onun elinin yanmaması gerekiyordur).
Yeni bir iş yerine başladınız.Öncelikle insan kaynakları kısmı tarafından istenen evrakları işe başlamadan önce veya işe ilk başladığınız gün teslim etmelisiniz. Bu sizin diğerleri tarafından çekilecek ilk resminiz gibidir. Geç getirmeniz veya ilk hafta içinde yarım gün izin alıp örneğin muhtardan ikamet senedi almanız anlayışla karşılanacak olaylardır. Ama tüm evraklarınızı tamamlayıp verirseniz bu, açıkça sözcüklerle anlatılmasa da size verilen ilk artı puan olabilir..Bu artı puanlar insanların bilinç altında saklanırlar. Bir çok alanda toplayacağınız kendi başlarına hiç bir tey ifade etmeyen bu puanlar günün birinde size en gereksiniminiz olduğu zamanda veya hiç beklemediğiz bir anda karşınıza çıkabilir.Her şey bir yana düzenli bir insan istenen belgeleri eksiz ve zamanında vermelidir.
İyi bir organizasyona sahip bir iş yerine girdiyseniz ,siz gelmeden önce size işinizi yürütmek için gerekecek gereçler hazırlanmış olmalıdır. Masa ,sandalye,telefon ,çeşitli kırtasiye.
Masanızın yerini beğenmeyebilirsiniz. Eğer toplu oturma grubunda bulunuyorsanız bunu arkadaşlarınıza ve amirinize danışarak değiştirmeyi önerebilirsiniz. Ancak işyerinin fiziki olanaklarını zorlamamalısınız.
İşe başlamadan önce amiriniz veya insan kaynakları kısmı size bir ilk tanıtım programı veya bir oriyantasyon programı hazırlamış olmalıdır. Bu programda gün ve saat olarak şirketin hangi kısımlarını gezeceğiniz ve kiminle görüşeceğiniz yazılı olmalıdır.Önce insan kaynakları kısmı ile bu programı birlikte okuyunuz ve onların anlattıklarını iyice dinleyiniz. Çünkü yabancı bir ortamda bulunuyorsunuz ve birileri size yol göstermek istiyor.Bu tip bir program mutlaka gereklidir. Bunun süresi en az bir hafta en çok iki ay olmalıdır.(yurt dışı ziyaretleri ,fabrika ziyareti,teknik eğitim bu sürenin uzamasına neden olabilir)Bu programa mutlaka uyunuz. Eğer görüşeceğiniz kimseler herhangi bir nedenle görüşme saatinde değişiklik yapmak isterlerse bunu insan kaynaklarına bildiriniz.Programı onlar yaptı ,bırakın değişiklikleri de onlar yapsın.
Görüşmeye gittiniz. Burada hemen her iki kişinin konumunu saptayalım.Siz yeni geldiniz kendi işinizi en iyi şekide yapabilmek için şirketi ve diğer birimleri tanımak istiyorsunuz.Konular hakkında bilginiz karşınızdakine oranla az,öğrenmek istiyorsunuz. Size kendi bölümünü anlatacak kişi ,sizin gelişinizi saygıyla karşılıyor ama zamanı az ,iş baskısı altında ve bir an önce anlatıp sizden kurtulmak istiyor.
Durum bu kadar kötü mü? Olabilir. Onun için öncelikle karşınızdakini rahatlatın.Zaman ayırdığı için teşekkür edin ve ortak hedeflere varmak için kendisinin vereceği bilgilere ihtiyacınız olduğunu hissetirin.
O size kısmı ve işle ilgili konuları anlatacaktır. Dikkatle dinleyin .Abartmadan not alabilirsiniz.Sorularınızı sona saklayın .Kişinin sözünü kesmemeye çalışın.Ama dikkatli dinleyici olduğunuzu belli edin.Sigara içmemeniz ve sunmamanız yerinde olur. Sunulursa sigara çay kahve almanızda bir sakınca yoktur. Otururken geriye kaykılmayın ,dikkatli dinlemenin en önemli göstergesi öne doğru kişiye yönelik bir vücuttur. Gözlerinizi kaçırmayın . Karşınızdaki kişi konuşmayı pek sevmeyen bir kişi ise yavaş yavaş açık sorular sorabilirsiniz .Yani yanıtı evet/hayır olmayan sorular.
Sorularınızda ayrıntıdan çok genel çerçeveyi anlamaya çalışın.Nasıl olsa burda anlatılanların çoğunu unutacak , işiniz düştüğünde tekrar ayrıntılarla boğuşacaksınız.
Bu görüşmede kendinizden söz etmeyin. Karşınızdaki ile ortak nokta bulmak için biraz açılabilirsiniz ama unutmayın siz işe alındınız , reklama gerek yok. Daha sonraki ilişkilerinizde insanlara kendinizi sözlerle değil davranışlarınızla tanıtma fırsatı bulacaksınınz.
Bu görüşmeden en iyi sonucu almak için anladığınız noktaları kısaca tekrar edip karşınızdaki kişiye teyid ettirirmeniz yeterli olacaktır.Hem anladığınız noktaları kendi ağzınızdan tekrarlayarak öğrenmiş olursunuz hem de atladığınız bir nokta varsa karşınızdaki onu ekleme olanağı bulur.
Ayrılmadan önce soracağınız son soru sizin kısmınızla olan kesişme noktaları olmalıdır.Burada da ayrıntıya gerek yoktur. Genel resmi anlamaya çalışın.Ayrılırken o size her zaman yardıma hazır olduğunu ve sorularınıza her zaman yanıt vermeye hazır olduğunu söylerse ilersi için kapıyı açık bıraktırmış olursunuz ki , bu kapılara çok ihtiyacınız olacak
Bütün kısımları dolaştıktıktan sonra oturun notlarınıza bakın.Kısımlar arası ilşkileri kağıt üzerinde sembollerle irdeleyin. Anlamadığınız yer olursa tekrar soru sormak kesinlikle ayıp olmaz. Bu notları ve görüşme sırasında tuttuğunuz notları saklayın.
Akţam üstleri amirinize uğrayıp o gün nereye gittiğinizi neler öğrendiğinizi yine abartmadan özetlerseniz iyi olur.Oriyantasyonun sonunda bu özet daha uzun olmalıdır. Amirinizle yapacağınız bu görüşme işe başlamanız için iyi bir köprü görevi görecektir.
İşe başlamadan önce size bir işyeri tarifi yazılı olarak verilrse ne ala . Bu her işyerinde olsa ne güzel olurdu. Ama sizde yoksa üzülmeyin.En kısa zamanda bunu hazırlayıp yazılı hale getirmeyi kendinize hedef olarak koyun.Amirinizden yapacağınız işle ilgili ayrıntıları almanız ne iyi olacaktır değil mi? Ya da sizden önce bu işi yapmakta olan kişi ile bir kaç gün çalışsanız...Bunlar özlenen , planlanan durumlardır. Ama çoğunlukla yerine getirilmeyebilir. Sizi pat diye denize atmışlardır. Konu hakkında bilgi sahibi olsanız bile bir sürü yeni kavram , kısaltma , formül , hesaplama yöntemi , plan , raporlama sistemi, tablo,vs. ile karşılaşacaksınız. Bunlar hiç gözünüzü korkutmasın. Öncelikle bunları anlamaya , öğrenmeye çalışın. İstenen belgeleri istenen formda hazırlamaya çalışın. Burada görmüş olduğunuz eksiklikler varsa bunları not alın. Haklı bile olsanız ilk aşamada bunları değiştirmek istemeniz dirençle karşılanabilir. Ne cüret ! siz insanların yıllardır pek te güzel şekilde yapmış olduklarını beğenmiyor ,değişiklik istiyorsunuz ha ? Onun için sakin olun ve hazırladığınız değişiklik önerilerini onların bulmasını sağlayacak fırsatlar yaratın. Fikrin onlardan gelmesi kabul etmelerini kolaylaştıracaktır.
Başlangıçta karşılaşacağınız olumsuzlukları sakın büyütmeyin.Sizi yemeğe davet edip veya köşeye çekip bu şirketin ne kadar yaramaz bir şirket olduğunu ,hep haksız atamalar ve davranışlar yapıldığını söyleyen iş arkadaşınızı sabırla dinleyin ama kulak asmayın. Çünkü büyük olasılıkla ya kendisinden daha iyi ücret aldığınızı öğrendi ya da sizin yerinize o gelmek istiyordu , gelemedi. Ayrıca unutmayın her iş yerinde mızmızlanmayı , şikayet etmeyi , şirketi çekiştirmeyi seven insanlar vardır. Bunları baştan ayırtedin , notunuzu verin ve söylediklerini bu filtreden geçirdikten sonra düşünmeye başlayın. Unutmayın hep şikayet eden iş yapmayı ikinci sıraya iten , mutlaka başka zemin ve mekanlarda da bunu yapacaktır..
İŞİNE SARILMAK
İş patronun işi. Sonunda o beni çalıştırıyor. Ben emeğimi veriyorum.Tüm zamanımı burada geçiriyorum ve emeğimin karşılığını alıyorum. Bunlar doğru düşüncelerdir. Konumlamadan söz ederken bu açıkça görülmüştü zaten. İş patronundur, biz çalışırız.
Şimdi işe tersinden bakın bir de. Bu yaptığınız iş , sizin işiniz olsaydı nasıl çalışırdınız? Bu sorunun yanıtını kendinize vereceksiniz. Kendi temponuzu , çalışmanızın verimini , yaptığınız harcamaları bir gözden geçirin. Eğer bir sapma seziyorsanız , davranışlarınızı değiştirmek için ön koşul olan düşüncelerinizi ve yaklaşım biçiminizi değiştirin.
Eğer çalıştığınız iş yerinde başarılı olmak istiyorsanız , hiç kuşkuya yer vermeden söylemek gerekir ki , bu iş yerini kendi dükkanınız gibi görmelisiniz.
Patronun dertlerinin sizi kısa vadede ilgilendirmiyor düşüncesi aldatıcı olabilir.Veya patron başınızda değilse bile o işi kendi işi gibi gören amirleriniz veya başka üst düzey yöneticileri olacaktır şirketinizde. Onlar da sizi patron gözüyle değerlendireceklerdir.
Temel yaklaşım olarak bu görüşe sahip olduktan sonra günlük çalışmalarınızda bunu yaşayacak ve göreceksiniz. Bu sizde bir alışkanlık olduktan sonra bundan vazgeçemeyeceksiniz. Kendinize bir giysi alırken nasıl dükkanları dolaşırsınız , giysinin hoşunuza gitmesi yanında kumaş kalitesine ve fiyatına bakarsınız değil mi? Ya da araba almadan önce galerileri gezer , dostlarınıza sorarsınız en iyişekilde alım yapabilmek için.
İş hayatında arkadaşlarınızdan veya astlarınızdan bir işi yapmamak için bin bir türlü mazeret veya bahane duyabilirsiniz. Ya gerekli veriler eline geçmemiştir ya ötekinin bir başka işi yapmamış olması sonucu işi yapamamaktadır ya da o eksiktir, bu olmamıştır . Tabi en kısa ve kestirme yol suçu düzene veya sisteme atmaktır:
"Kardeşim sistem yok burada ", "düzen bozuk abi ","değiştireceksin dostum "(=bu sonuncusu en tehlikelisi , toptan yargının üstüne cellat , çözümü de sunuyor size) .
Sonuç: İş yapılmaz, yapılmamıştır. Peki burada kimin canı yanmaktadır? Tabi amirin , yöneticinin. Çünkü işin sahibi odur üstlerine karşı. O amirine , saha çamurlu , hakem yanlış gördü düzeyinde mazeretlerle gidemez. Ne yapar ? Önce astlarının canını yakar. Sonra işi ya kendi yapar ya da zorla, tatsız bir biçimde yaptırır. (Bazı yöneticiler aslanların önüne atabilir astlarını . Ya da ingilizlerin deyimiyle "sıcak patatesi" ellerinden bıraktıkları gibi bırakırlar , çünkü onun elinin yanmaması gerekiyordur).
14 Aralık 2008 Pazar
BİTİŞ OLMAYAN KOŞU OLUR MU?
Yıl 1972.Olimpiyatlarda müthiş bir final oynanıyor , basketbol finali. Amerika , o zamanki Sovyetler Birliği ile oynuyor , ama soğuk savaşın yoğunluğu arasında karşılaşmanın anlamı çok büyük. Karşılaşmanın bitmesine 3 saniye kala ABD 1 sayı önde ve top Sovyetlerde. O yıllarda ülkemize henüz yeni gelmiş televizyonların başında mıhlanmış bekliyoruz , bakalım son üç saniyede ne olacak? O çok kısa aralıkta Sovyetler topu karşı potaya gönderiyor ve 1 sayı farkla ( o zaman üç sayı kuralı yok) maçı kazanıyor. Üç saniye önce bitse sonuç farklı olacak. Daha yenilere geliyoruz 2000 yılı Avrupa futbol şampiyonası final maçının uzatma dakikaları oynanıyor İtalya 1-0 önde , hakemin kronometresine bakması (kafasını çevirmesi ve kaldırması bile birkaç saniye tutar değil mi İtalyan arkadaşlar ?) kadar kısa bir süre kala Fransa beraberlik sayısını atıyor, maç uzuyor ve Fransa uzatma devresinde attığı golle Avrupa şampiyonu oluyor, bir kaç saniyelik hesap şaşması nedeniyle İtalyanların hevesleri kursaklarında kalıyor. Atletizm yarışmalarında da buna benzer şekilde hep bir bitiş çizgisi var, bu bitiş zamanını veya mesafesini önceden belirlenmiş , biliyorsunuz , yarış o anda veya orada bitiyor. Kazanan seviniyor , kaybeden üzülüyor. Ama acaba yarışın sonu burası mı? Yarışın sonu başka bir anada veya yerde olsa sonuç çok farklı olacak. Peki yarışın sonu var mı? Baksanıza yarışların, koşuların, karşılaşmaların biri bitince bir başkası başlıyor .Avrupa şampiyonası , Dünya şampiyonası, Olimpiyatlar vb. Belki de yarış hiç bitmiyor. Ya da bizim bittiğini sandığımız anda başka bir yarış başlamış oluyor.
Hayatımızda da böyle ; bir olayda kazanır gibi görüyoruz kendimizi, seviniyoruz ama mutluluğumuz ancak belirli bir süre için geçerli. Aslında yarış çizgisi hep öteleniyor belki de biz göremiyoruz. Koşmamız için hep ileride bir çizginin varlığını hissediyoruz , yok yok biz koyuyoruz o çizgileri. Çizgiyi nereye koyarsak , sonuç değişik olur, ama hızlı koşuşturma arasında biz bunu pek düşünemiyoruz. Etrafını kırıp geçirenlerin , insanlık değerlerini yok sayıp çizgiyi önde bitirmeye çalışanların gözleri yalnız o çizgiyi görüyor. Oysa Çinli bilge Lao TZU ne demişti? “ Bilge kişi sonda olmayı seçti , böylelikle birinci oldu” Hayat yarışının bitiş çizgisi yok, biliyoruz değil mi. Hatta yarış bile yok . yalnızca koşan biri var , koşmamız ise yaşadığımızın kanıtı
. O halde bunu anlayanlar anlamayanlara ,daha hoşgörülü davranmalı değil mi?
Bütün bunları saatte sekiz km hızla giden bir koşu bandının üstünde koşarken, terlerim derimden fışkırırken düşünüyorum. Hayatı yakalamanın mümkün olmadığını hatta gerekmediğini de hatırlatıyor bana bu koşu bandı. Onun hızıyla koşuyorum, hızımı bazen artırıyorum , bazen azaltıyorum , belirli bir tempoya eriştikten sonra bir ara o sekizle koşarken ben biraz ( ama pek az )fazla koşmaya çalışıyorum, bu durumda daha rahat koştuğumu ayaklarımı kaldırıp indirirken hayat bandının hızına göre ayak uydurduğumu gözlemliyorum. Onun hızından çok fazla koşmam mümkün değil, onun hızının altında kalırsam ise banttan düşmem pek olası.
Burada bir yarış olmadığını ve tüm gerekli şeyin onunla beraber koşmak olduğunu, ve bu koşunun bir bitiş çizgisi olmadığını düşünüyorum. Ama hayat, yani yaşam koşusu daha kolay olmalı koşu bandından çünkü otuz dakikadan sonra nefesiniz ve ayaklarınızda görülen emareler sizi koşuyu bırakmaya doğru yönlendiriyor. Hayatta kaç yıla tekabül eder bu otuz dakika acaba? Koşmaktan sıkılmadan, koşunun tadına varmamız dileğiyle
Hayatımızda da böyle ; bir olayda kazanır gibi görüyoruz kendimizi, seviniyoruz ama mutluluğumuz ancak belirli bir süre için geçerli. Aslında yarış çizgisi hep öteleniyor belki de biz göremiyoruz. Koşmamız için hep ileride bir çizginin varlığını hissediyoruz , yok yok biz koyuyoruz o çizgileri. Çizgiyi nereye koyarsak , sonuç değişik olur, ama hızlı koşuşturma arasında biz bunu pek düşünemiyoruz. Etrafını kırıp geçirenlerin , insanlık değerlerini yok sayıp çizgiyi önde bitirmeye çalışanların gözleri yalnız o çizgiyi görüyor. Oysa Çinli bilge Lao TZU ne demişti? “ Bilge kişi sonda olmayı seçti , böylelikle birinci oldu” Hayat yarışının bitiş çizgisi yok, biliyoruz değil mi. Hatta yarış bile yok . yalnızca koşan biri var , koşmamız ise yaşadığımızın kanıtı
. O halde bunu anlayanlar anlamayanlara ,daha hoşgörülü davranmalı değil mi?
Bütün bunları saatte sekiz km hızla giden bir koşu bandının üstünde koşarken, terlerim derimden fışkırırken düşünüyorum. Hayatı yakalamanın mümkün olmadığını hatta gerekmediğini de hatırlatıyor bana bu koşu bandı. Onun hızıyla koşuyorum, hızımı bazen artırıyorum , bazen azaltıyorum , belirli bir tempoya eriştikten sonra bir ara o sekizle koşarken ben biraz ( ama pek az )fazla koşmaya çalışıyorum, bu durumda daha rahat koştuğumu ayaklarımı kaldırıp indirirken hayat bandının hızına göre ayak uydurduğumu gözlemliyorum. Onun hızından çok fazla koşmam mümkün değil, onun hızının altında kalırsam ise banttan düşmem pek olası.
Burada bir yarış olmadığını ve tüm gerekli şeyin onunla beraber koşmak olduğunu, ve bu koşunun bir bitiş çizgisi olmadığını düşünüyorum. Ama hayat, yani yaşam koşusu daha kolay olmalı koşu bandından çünkü otuz dakikadan sonra nefesiniz ve ayaklarınızda görülen emareler sizi koşuyu bırakmaya doğru yönlendiriyor. Hayatta kaç yıla tekabül eder bu otuz dakika acaba? Koşmaktan sıkılmadan, koşunun tadına varmamız dileğiyle
BAŞARI İÇİN BİR KOÇA İHTİYACINIZ VAR
Koşu bandında sabit hızımı korumaya çalışırken kulağım yan tarafımda koşmakla yürümek arasında mücadele eden hafif kilolu hanımla ona bir şeyler anlatan spor danışmanın konuşmasına doğru kaydı ve ister istemez kulak misafiri oluyorum. Kadın sürekli yürüdüğünü ve uzmanların söylediklerini yaptığını ama bir türlü kilo veremediğini dertlene dertlene anlatıyor. Uzman ise kadının söylediklerinin doğru olup olmadığını bilmediğinden onları doğru kabul edip zayıflayamama nedenini başka bir yerlerde arıyordu. Bir ara kadının “ her gün buralara taşınıyorum istemeye istemeye “ dediğini duyar gibi oluyorum. Sonra uzman kadını üzmeden nazikçe yorumunu yapıverdi.
“sevmeden yaptığınız işin faydası olacağını sanmıyorum bu şekilde ne kadar spor yaparsanız yapın coşku duymadan yaparsanız size bir faydası olmaz ”
Ben uzmanın ne kadar haklı olduğunu düşünürken bir de bakmışım ki hedef mesafemin yarısını kat etmişim. Hızımı artırma zamanı gelmişken fark ettim ki kulağım ya da uyanık bilincim başka bir şeyle meşgulken bilinçsiz yaptığım )hadi bilinçaltımın kontrol ettiği diyelim )
Koşu beni yormuyor. Gerçekten bunun böyle olduğunu yine koşu bandında geçenlerde yanımdaki bantta koşan arkadaşımla aralıklı sohbetim sırasında doğrulamış ve bazen çok sıkıştığım ve koşunun bir an önce bitmesini istediğim anlarda bilincimi başka şeylerle meşgul etmeyi denemiş ve başarmıştım.
Koşumun sonuna doğru gelirken tekrar bilincimi meşgul etmeyi denedim. Gerçekten neden her seferinde 30 dakika ve saatte sekiz km hızla koşuyorum? Bu kez daha hızlı koşmalıyım. Yoksa hep aynı sürede aynı hızla ne nefesimi ne de bacak kaslarımı geliştirir. Benzer şekilde aletli çalışmada da hep aynı ağırlıkları hep aynı sayıda tekrar edersem kaslarım gelişir mi? faydası mutlaka olur ama gelişme olması için her seferinde ya daha hızlı ya daha uzun ya da daha ağır veya daha çok tekrarlı yapmalıyım. Doğru haltercilerin artık kaldıramadıkları ağırlıklara gelince sevindiklerini çünkü ancak o noktada kaslarının geliştiğini bildikleri okuduğumu hatırladım.
Bebekleri düşünüyorum yürümeye başladıklarında her gün üç adım atsalar hiç bir zaman yürümeyeceklerini düşünüyorum. Kendimizi geliştirmek için her gün ya da her belirli aralıkta bir önceki aralıktan daha iyi daha üstün olmamız gereklidir.
Yabancı bir şehirde yol ararken ya da metro istasyonlarında doğru bağlantıları bulmaya çalışırken veya bilmece çözerken tekrarla yapılan işlerde beceri kazanıldığını daha zor derecelerin arandığı ve ustalık derecesine ancak tekrarlayarak ve zorluk derecesini artırarak varıldığını hepimiz yaşayarak öğrenmişizdir. Bir de bunların üstüne uzmanın biraz önce söylediği gibi severek ve isteyerek yapma olgusunu eklediğimizde başarının sırrını bulmuş oluyoruz.
Aman tanrım ben bunları düşünürken kırk dakikayı geçmişim. Yanımdaki kadın çoktan terk etmiş bandı. Bir dahaki sefere nasıl aşacağım bakalım bunu?
Yoksa en iyi yöntem yeni doğmuş bir kuzuyu alıp her gün bir tepeye tırmanmak mı? kuzu her gün büyüyecek ama artış her gün çok büyük olmadığı için bunu fark etmek mümkün olmayacaktır. Bu şekilde bir gün sırtımda bir koçu tepeye çıkartıp indirebilirim yani…
Neredeydi bu stop düğmesi ya?
“sevmeden yaptığınız işin faydası olacağını sanmıyorum bu şekilde ne kadar spor yaparsanız yapın coşku duymadan yaparsanız size bir faydası olmaz ”
Ben uzmanın ne kadar haklı olduğunu düşünürken bir de bakmışım ki hedef mesafemin yarısını kat etmişim. Hızımı artırma zamanı gelmişken fark ettim ki kulağım ya da uyanık bilincim başka bir şeyle meşgulken bilinçsiz yaptığım )hadi bilinçaltımın kontrol ettiği diyelim )
Koşu beni yormuyor. Gerçekten bunun böyle olduğunu yine koşu bandında geçenlerde yanımdaki bantta koşan arkadaşımla aralıklı sohbetim sırasında doğrulamış ve bazen çok sıkıştığım ve koşunun bir an önce bitmesini istediğim anlarda bilincimi başka şeylerle meşgul etmeyi denemiş ve başarmıştım.
Koşumun sonuna doğru gelirken tekrar bilincimi meşgul etmeyi denedim. Gerçekten neden her seferinde 30 dakika ve saatte sekiz km hızla koşuyorum? Bu kez daha hızlı koşmalıyım. Yoksa hep aynı sürede aynı hızla ne nefesimi ne de bacak kaslarımı geliştirir. Benzer şekilde aletli çalışmada da hep aynı ağırlıkları hep aynı sayıda tekrar edersem kaslarım gelişir mi? faydası mutlaka olur ama gelişme olması için her seferinde ya daha hızlı ya daha uzun ya da daha ağır veya daha çok tekrarlı yapmalıyım. Doğru haltercilerin artık kaldıramadıkları ağırlıklara gelince sevindiklerini çünkü ancak o noktada kaslarının geliştiğini bildikleri okuduğumu hatırladım.
Bebekleri düşünüyorum yürümeye başladıklarında her gün üç adım atsalar hiç bir zaman yürümeyeceklerini düşünüyorum. Kendimizi geliştirmek için her gün ya da her belirli aralıkta bir önceki aralıktan daha iyi daha üstün olmamız gereklidir.
Yabancı bir şehirde yol ararken ya da metro istasyonlarında doğru bağlantıları bulmaya çalışırken veya bilmece çözerken tekrarla yapılan işlerde beceri kazanıldığını daha zor derecelerin arandığı ve ustalık derecesine ancak tekrarlayarak ve zorluk derecesini artırarak varıldığını hepimiz yaşayarak öğrenmişizdir. Bir de bunların üstüne uzmanın biraz önce söylediği gibi severek ve isteyerek yapma olgusunu eklediğimizde başarının sırrını bulmuş oluyoruz.
Aman tanrım ben bunları düşünürken kırk dakikayı geçmişim. Yanımdaki kadın çoktan terk etmiş bandı. Bir dahaki sefere nasıl aşacağım bakalım bunu?
Yoksa en iyi yöntem yeni doğmuş bir kuzuyu alıp her gün bir tepeye tırmanmak mı? kuzu her gün büyüyecek ama artış her gün çok büyük olmadığı için bunu fark etmek mümkün olmayacaktır. Bu şekilde bir gün sırtımda bir koçu tepeye çıkartıp indirebilirim yani…
Neredeydi bu stop düğmesi ya?
6 Eylül 2008 Cumartesi
TAMAMEN DUYGUSAL
Yok , tahmin ettiğiniz gibi olmayacak ve ben para odaklı olmaktan falan bahsetmeyeceğim. Değinmek istediğim iş ve arkadaş çevresinde sıkça duyduğum , biraz insanların özeleştiri yapıyor izlenimi vererek söyledikleri , belki de bazı şeylere mazeret ararken araya sıkıştırdıkları, ya da tutundukları bir söz:
“ Ya ben çok duygusalım”.
Hangi nedenle söylenmiş olursa olsun , bu sözcüklerin arkasına biraz dikkatle bakacak olursanız bu ifadenin pek doğru olmadığını hissedeceksiniz. Bunu söyleyen kimseye şöyle sorsanız :
“ Duygusal olmamak mümkün mü acaba herhangi bir zaman içinde?”
Soruları çeşitlendirmek ve karşınızdakinin kafasını karıştırmak ta mümkündür:
“ Duygusal olmak kötü bir şey mi sence?”
“ Duygusal olmanın kötü tarafı nedir?”
Duygusal olduğunu iddia eden kişi aslında duygularından değil onların dışa vurumundan söz etmektedir büyük bir olasılıkla. Yani reaksiyonlarından. Kızmak, üzülmek, kaygılanmak, sevinmek, korkmak,acımak,neşelenmek çevre tarafından görülen resimdir. Yanınızda kimse olmasa bile dışa nakledilen bir reaksiyondur. Reaksiyonlar dış etkiye karşı verilen ani yanıtlardır,aynen Newton kuralı gibi: Etki tepkiyi doğurur. Bu tamamen fiziksel bir ifadedir.Burada sözü geçen reaksiyonlar yani duyguların dışa vurulması da buna benzer; fiziksel bir hareket gibidir.
Duygunuz ise içinizdedir, o hep orada vardır , bizim onu ısıtmamızı , kuluçkuya yatırmamızı beklemektir. Sevinç, mutluluk, minnettarlık, ve tabi en önemli duygumuz sevgi hep içinizdedir. Sizin hissettiğiniz şeydir çoğunlukla , ifade ederken güçlük çektiğiniz, kelimelerin kifayetsiz olduğu bir haldir. Belki bir şiirin dizesinde ,belki sözsüz bir ezgide dokunabildiklerinizdir, kalbinizle.
“Ne yani duygularımı dışarı vurmayıp içime atayım, sonra mide kanaması geçireyim ya da guatr olayım , bu mudur tavsiyen? “ derseniz, biraz daha düşünün derim. Önce etki ile tepki arasındaki zamanı uzatmaya çalışın. Bunu başardığınız zaman duygusal tepkiniz iç eleklerinizde sallanmaya başlayacaktır , eleğin üstünde kalanları çabuk unutmanız sizin güçlenmenizi sağlayacaktır.Alta geçenleri dinlendirin. Sonra duygularınızla baş başa kalın, onlarla içinizden konuşun. Onları dinleyin.
İnsanlar içsel gelişimleri sırasında bu merdivenlerin basamaklarından çıktıklarını kendileri görürler. Hiç bitmeyecek evrim geçirme basamaklarında yükseldikçe dışa vurum, yani reaksiyonlar azalacaktır.
Tamamen reaksiyonel olanı içsel halde tuttuğunuz zaman onu da güzel bir yerlerde saklayıp hayatınızın tadına varacaksınız ve bu da size yeni bir duygu olarak geri dönecek.
Geçtiğimiz günlerde sevdiğimiz bir ağabeyimiz vefat etti , onun anısına bir anı defteri hazırladık ve arkadaşlarının kendisi hakkında birkaç satır yazı yazmasını istedik. Bir çok kişi yazdı deftere. Bir kişiye ben "yazar mısınız?" diye sorunca , duraksadı ve yüzüme baktı. Ben şüphe içinde bekliyordum; belki araları pek iyi değildi , belki aralarında benim bilmediğim bir hukuk vardı . Bunlar kafamın içinden geçerken kelimeler ağzından hafifçe, yani hem yavaş hem de sessizce çıkmaya başladı.
“Ben onun hakkında çok derin duygulara sahibim, cenazede bu duyguları tekrar tekrar yaşadım, şimdi bu duyguları yazarsam sanki bir şeyler uçacak, yok olacak gibi geliyor bana...”
İşte merdiven basamaklarından atlamış, başka düzeye geçmiş bir söylem. Gerisini benim anlamamı bekliyordu. Çok şükür anladım sanıyorum, hiç ısrar etmedim.
“ Ya ben çok duygusalım”.
Hangi nedenle söylenmiş olursa olsun , bu sözcüklerin arkasına biraz dikkatle bakacak olursanız bu ifadenin pek doğru olmadığını hissedeceksiniz. Bunu söyleyen kimseye şöyle sorsanız :
“ Duygusal olmamak mümkün mü acaba herhangi bir zaman içinde?”
Soruları çeşitlendirmek ve karşınızdakinin kafasını karıştırmak ta mümkündür:
“ Duygusal olmak kötü bir şey mi sence?”
“ Duygusal olmanın kötü tarafı nedir?”
Duygusal olduğunu iddia eden kişi aslında duygularından değil onların dışa vurumundan söz etmektedir büyük bir olasılıkla. Yani reaksiyonlarından. Kızmak, üzülmek, kaygılanmak, sevinmek, korkmak,acımak,neşelenmek çevre tarafından görülen resimdir. Yanınızda kimse olmasa bile dışa nakledilen bir reaksiyondur. Reaksiyonlar dış etkiye karşı verilen ani yanıtlardır,aynen Newton kuralı gibi: Etki tepkiyi doğurur. Bu tamamen fiziksel bir ifadedir.Burada sözü geçen reaksiyonlar yani duyguların dışa vurulması da buna benzer; fiziksel bir hareket gibidir.
Duygunuz ise içinizdedir, o hep orada vardır , bizim onu ısıtmamızı , kuluçkuya yatırmamızı beklemektir. Sevinç, mutluluk, minnettarlık, ve tabi en önemli duygumuz sevgi hep içinizdedir. Sizin hissettiğiniz şeydir çoğunlukla , ifade ederken güçlük çektiğiniz, kelimelerin kifayetsiz olduğu bir haldir. Belki bir şiirin dizesinde ,belki sözsüz bir ezgide dokunabildiklerinizdir, kalbinizle.
“Ne yani duygularımı dışarı vurmayıp içime atayım, sonra mide kanaması geçireyim ya da guatr olayım , bu mudur tavsiyen? “ derseniz, biraz daha düşünün derim. Önce etki ile tepki arasındaki zamanı uzatmaya çalışın. Bunu başardığınız zaman duygusal tepkiniz iç eleklerinizde sallanmaya başlayacaktır , eleğin üstünde kalanları çabuk unutmanız sizin güçlenmenizi sağlayacaktır.Alta geçenleri dinlendirin. Sonra duygularınızla baş başa kalın, onlarla içinizden konuşun. Onları dinleyin.
İnsanlar içsel gelişimleri sırasında bu merdivenlerin basamaklarından çıktıklarını kendileri görürler. Hiç bitmeyecek evrim geçirme basamaklarında yükseldikçe dışa vurum, yani reaksiyonlar azalacaktır.
Tamamen reaksiyonel olanı içsel halde tuttuğunuz zaman onu da güzel bir yerlerde saklayıp hayatınızın tadına varacaksınız ve bu da size yeni bir duygu olarak geri dönecek.
Geçtiğimiz günlerde sevdiğimiz bir ağabeyimiz vefat etti , onun anısına bir anı defteri hazırladık ve arkadaşlarının kendisi hakkında birkaç satır yazı yazmasını istedik. Bir çok kişi yazdı deftere. Bir kişiye ben "yazar mısınız?" diye sorunca , duraksadı ve yüzüme baktı. Ben şüphe içinde bekliyordum; belki araları pek iyi değildi , belki aralarında benim bilmediğim bir hukuk vardı . Bunlar kafamın içinden geçerken kelimeler ağzından hafifçe, yani hem yavaş hem de sessizce çıkmaya başladı.
“Ben onun hakkında çok derin duygulara sahibim, cenazede bu duyguları tekrar tekrar yaşadım, şimdi bu duyguları yazarsam sanki bir şeyler uçacak, yok olacak gibi geliyor bana...”
İşte merdiven basamaklarından atlamış, başka düzeye geçmiş bir söylem. Gerisini benim anlamamı bekliyordu. Çok şükür anladım sanıyorum, hiç ısrar etmedim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
